Dinlerken Tavsiye Vermemeyi Öğrenmek
Birisi derdini anlattığında hemen çözüm üretmek çoğu zaman kapıyı kapatır. Tavsiyeyi geciktirmek, ilişkilerde en çok işe yarayan becerilerden biri.
Birisi bize derdini anlattığında içimizde neredeyse refleks hâline gelmiş bir hareket vardır: çözüm üretmek. Karşımızdaki cümlesini bitirmeden zihnimiz çoktan seçenekleri sıralamaya başlar. "Bence şöyle yapmalısın", "Ben olsam", "Aslında çok basit" gibi girişler dilimizin ucundadır. Oysa çoğu insan, anlattığı sorunun çözümünü zaten biliyordur. Anlatma ihtiyacı çözümden değil, duyulma ihtiyacından doğar. Tavsiye vermemeyi öğrenmek, ilişkilerde öğrenilmesi en zor ama karşılığı en yüksek becerilerden biridir.
Bu zorluğun sebebi kötü niyet değil. Aksine, tavsiye vermek çoğu zaman sevginin aceleci bir biçimidir. Sevdiğimiz birinin sıkıntısını görmek bizi rahatsız eder ve o rahatsızlığı en hızlı biçimde ortadan kaldırmak isteriz. Ama bu acele, farkında olmadan konuşmayı bizim üzerimize çeker. Anlatan kişi, kendi hikâyesinin ortasında konuk hâline gelir.
Tavsiye neden bazen kapıyı kapatır
Erken verilen bir tavsiye, çoğunlukla iki mesaj taşır. Birincisi, "bu meseleyi senden daha iyi görüyorum". İkincisi, "artık konuyu kapatabiliriz". İkisi de anlatan kişinin devam etme isteğini kırar. İnsan, henüz duygusunu tam ifade edemeden çözüm duyduğunda kendini aceleye getirilmiş hisseder. Çoğu zaman da tartışmaz, sadece susar. Susmasını biz onay sanırız.
Bir diğer sorun da tavsiyelerin kendi hayatımızdan devşirilmiş olmasıdır. Bizim işe yarayan çözümümüz, bizim koşullarımızda, bizim mizacımızla işe yaramıştır. Karşımızdakinin işi, ailesi, ekonomik durumu, sabrı, korkuları bambaşkadır. "Ben olsam" cümlesi bu yüzden çoğu zaman yanlış bir denklemi çözer.
Bir de tavsiyenin sorunu küçültme eğilimi var. "Boş ver, o kadar da önemli değil" ya da "en azından işin var" gibi cümleler teselli niyetiyle söylenir ama karşımızdakine yaşadığı şeyin abartılı bulunduğunu hissettirir. İnsan, derdinin büyüklüğü tartışıldığında anlatmayı bırakır. Oysa bir sıkıntının nesnel olarak ne kadar büyük olduğu, onu yaşayan kişi için hiçbir zaman asıl mesele değildir.
Dinlemenin görünmeyen işi
Gerçek dinleme, sessiz kalmaktan ibaret değildir. Sessizlik sadece zemindir. Asıl iş, karşımızdakinin anlattığı şeyin altındaki duyguyu takip etmektir. Biri iş yerindeki bir olayı anlatırken aslında değersiz hissettiğini söylüyor olabilir. Bir başkası uzun uzun bir plan tarif ederken aslında korktuğunu itiraf ediyordur. Bu katmanı yakalayabilmek için zihnimizin sırasını beklemesi gerekir.
Bunu kolaylaştıran birkaç basit alışkanlık var. Anlatan durduğunda hemen konuşmamak, iki saniye beklemek çoğu zaman devamını getirir. "Sonra ne oldu", "Bu sana nasıl hissettirdi" gibi açık uçlu sorular, konuyu kapatmak yerine derinleştirir. Duyduğumuz şeyi kendi cümlelerimizle özetlemek de işe yarar: "Yani seni asıl yoran, kararın kendisi değil, kimsenin fikrini sormamış olması." Bu cümle bir tavsiye değildir ama karşımızdakine görüldüğünü hissettirir.
Yine de yardım etmek istiyorsak
Tavsiye vermemek, hiçbir zaman fikir söylememek demek değil. Fark, izin almakta. "Bir fikrim var, duymak ister misin yoksa sadece anlatmak mı istiyorsun?" cümlesi ilişkilerde şaşırtıcı derecede güçlüdür. Karşımızdaki hayır derse gücenmeye gerek yok; çoğu zaman biraz sonra kendisi soracaktır. Evet derse de artık konuşma ortak bir zemine oturmuştur, tepeden inmemiştir.
Bir başka yol da fikri hikâye biçiminde sunmaktır. "Bana da benzer bir şey olmuştu, şöyle yapmıştım ama seninki farklı olabilir" demek, reçete yazmaktan çok deneyim paylaşmaktır. Kapıyı açık bırakır. Karşımızdaki istediği kadarını alır, gerisini bırakır.
Sabırla gelen değişim
Bu alışkanlık bir günde kurulmuyor. İlk zamanlarda dilimizin ucuna gelen cümleyi tutmak fiziksel bir çaba gibi hissedilebilir. Konuşmanın ortasında sustuğumuzda boşluk oluşacağından korkarız. Oysa o boşluğu karşımızdaki doldurur ve genellikle en önemli cümle orada söylenir.
Bu arada kendi zihnimizde olup biteni de fark etmek gerekir. Tavsiye verme dürtüsü en çok, anlatılan şey bizim de canımızı sıktığında güçlenir. Karşımızdakinin çaresizliği bize kendi çaresizliğimizi hatırlatır ve o duygudan hızla uzaklaşmak isteriz. Böyle anlarda susmak, aslında karşımızdaki için değil kendi tahammülümüz için verilmiş bir karardır ve tam da bu yüzden değerlidir.
Zamanla insanların size farklı geldiğini fark edersiniz. Anlatmak için sizi seçerler, çünkü yanınızda kendi düşüncelerini bitirebildiklerini bilirler. İlişkilerde güven tam da böyle birikir: büyük jestlerle değil, birinin cümlesini bitirmesine izin verdiğimiz onlarca küçük anla.
Tavsiye vermemek pasiflik değildir. Aksine, konuşmayı kendi üzerimize çekme dürtüsüne direnmek epeyce aktif bir tutumdur. Ve çoğu zaman sevdiğimiz insana verebileceğimiz en işe yarar şey, hazır bir çözüm değil, düşünmeye devam edebileceği sakin bir alandır.